DEFİNE İŞARETLERİ

Define İşaretleri

DEFİNE HARİTALARI

Define Haritaları

DEFİNECİ KLAVUZU

Defineci Klavuzu

PARA KATALOĞU

Tarihi Para Kataloğu

DEĞERLİ MADENLER

Değerli Madenler

MEZAR & TÜMÜLÜS

Mezarlar, Steller, Tümülüsler

MEDENİYETLER

Anadolu Medeniyetleri Tarihi

DEDEKTÖR DÜNYASI

Dedektör Dünyasına Giriş

ÖLÜ DEFİNLERİ

Anadolu Medeniyetlerinde Ölü Gömme Gelenekleri

FACEBOOKTA PAYLAŞ

Forum & Yorum

Forum

Kontrol Sizde

Sizde Site Yönetimine Katılın

İşaret Galerisi

Sizden Gelenler İşaretler

Çevrimiçi Kullanıcılar

· Çevrimiçi Ziyaretçiler: 2

· Çevrimiçi Üyeler: 0

· Toplam Üye Sayısı: 4,278
· En Yeni Üye: Alperen BULUT

DİNLER

Dinler Hakkında Bilgi

BURÇLAR

Burcunuz Hakkında Bilgi

DEFİNE KOMİK :))

Defineci Fıkraları ve Karikatürkeri

DEVAMLI SORULAR

Sık Sorulan Sorular

MİTOLOJİ BİLGİSİ

Mitoloji Bİlgisi

Üye Girişi

Kullanıcı Adı

Parola



Parolanızı Mı Unuttunuz?
Buraya Tıklayın

     

PONTOS KRALLIÐI

Roma’ya Direniş :
Roma’nın etkin koruması altına giren Pergamın kralı II. Eumenes, hem Galatia’ya hem de Bithinia’ya boyun eğdirmeyi başarmış, giderek Armenia’yla bile barış içinde yaşama konusunda anlaşmaya varmıştı. Ancak yerli ülkelerin en güçlüsü olan, hızla genişleyen, toprakları şimdi Kızılırmak’ın ağzından Trabzon dek bütün kuzey kıyılarını ve ardında ki dağlık bölgeyi içine alan pontos’a yayamamıştı etki alanını ilk başta yetkisini m.ö. 5.yy’da Perslerden devralmış krallığın yönete geldiği bu küçük devlet ancak koşullar başka seçenek bırakamadığından zaman zaman Romanın kehlem birleşiği olmuş ama uzağında  sahnenin gerisinde yola gelmez rahatsız edici bir öge olarak kalmıştı. M.Ö yy’lında bir Pontos kralı doğrudan romanlılara kafa tuttu ve onların küçük asyadaki varlığına karşı bütün ülkeyi ayaklandırdı. Romanlıları az kalsın ülkeden atıyordu.böylesine hızlı bir gelişim için maddi olanakları üreten ülkeyi yakından görmek gerekiyor.
Kızılırmak’ın Samsun'un batısından denize kavuşan aşağı kısmı çok büyük bir orağının sapına benzer orağın Hilal biçimindeki Hititlerin Anadolu platosunda ki eski ana yurlularını çevirecek şekilde yukarıya uzanır. Nehrin boğazında doğuya doğru Karadeniz kıyısıyla ona bitişik iç kısımda 300 km’denm uzun bir belgeye pontos kralları yönetiyordu. Bu bölgenin jeolojik  oluşumu sıra dağların platonun ortasından başlayarak bi elin parmakları gibi yayıldığı batı Türkiye'nin jeolojik oluşumuna taban tabana zıttır. Çünkü burada koca bir dağ sırası arada 50 km den çok uzaklık bırakmaksızın kıyıya koşup gider. Onun yankısına benzer daha küçük sıra dağlarda aynı biçimde dalga dalga iç kısımlarda alçalarak sürer. Aradaki vadilerden akan nehirler. Bu yönlendirmeye uymuştur. Onlar da kıyıya koşut akarken ana dağ sırasında kaçacak büyük bir yarık bulunca suları birlweştirip denize akarlar.
Pontos’un iç kısımlarını Türkiye'nin b,ir çok yaylasından farkı yoktur. Bu nedenle içi kısımlarım dağların denize bakan  yanındaki toprakların iklimi ve karakteriyle olan karşıtlığı çok çarpıcıdır. Suların dağıldığı yüksek araziyi geçtiniz mi birden aşağı inilir. Yaz sonu bile olsa orman bittiklerinin ve çiçeklerinin dünyasına girili verilir. Yükseklerde çam kozaları arasında at bitkileri vardır. Son baharda da leylak renkli zehirli çiğdemler bilinen türünden iki kat uzun ve iki kat daha büyüktür. Bundan alçakta komlar ve azaylalar gelir. Vadilerde bulunanların yeni yapraklar döken bu olağan üstü bollukta ağaç ve çalılar alır. Bu dar vadileri lynch şöyle betimleniyor.
…bitki örtüsü giderek bollaşır ve değişik sonra sahne neredeyse tıpkı kolkhis  üzerine anlatılan söylencelerdeki tekilsiz doğa üstü görünümünü bürünür kızıl ağaç ıhlamur ceviz ve karağaç  kayın ağacı ve kestane dallarından yapraklarından güllük güneşlikken bile gün ışığı neredeyse geçmez…bu dünyada değilmiş gibi ışık saçan gümüş dikenden fes rengi,i dipli mantar çıkar  boz-yeşil dikenleri uzan şeritleri dallar üzerinde kayıp gider bunlardan bol miktarda sürüngen bitki sarkıp çelenk yapmıştır. Þurada burada sık ağaçlar geniş bir çayıra açılır…
Benzer karşıtlığı insan coğrafya açısından aynı dağ sırasını devamı tahranın üstündeki suların dağıldığı yüksek Elbruz’u geçerken anımsıyor Hazal kıyılarına inen subtropikal ormanlarda vaşakla hatta yakın zamanlara değin kaplanlar çok şaşırtıcı olmazdı
Dağlarla Karadeniz arasında nüfusun yoğun olduğu toprak şeriti çok verimlidir. Bugün fındık bahçeleri her türlü ekim alanından önce geliyor. Bu bahçelerde üretilen fındık Avrupa pazarının ihtiyacını karşılayacak düzeydedir. Romanlılar zamanında başka ürünlerde örnğin bal ve bal mumu güzel kokulu sakızlar ile harbak ve pelin otu gibi çeşitli ecza bitkilerinde dış satımı değer görülürdü ancak kıyı köylerinde en büyük gelir balık üretiminde sağlanırdı. Orkinos yumurtalarını bıraktıktan sonra İtalya gibi uzak yerlerde bunlar çok pahalıya g,derlerdi.
Yunan koloni yerleşmelerin varlığı kıyı ekonomisi hatta kültürünü hellenistic döneme değin  derinden etkilemişti. Ancak bu yerleşmelerin içlerde etkisi az olmuştur. Dalar arasında dünyayla ilişki kopuk olan pontosun iç kısımları değişmeyerek doğulu kaldı batı artık çağ dışı görülmekte olan feodal toplumsal ve ekonomik yapı burada özellikleri koruyordu. En önemli merkezler kral ailesinin oturduğu kalenin çevresinde serpilmiş olan Amasya ili komomadaki büyük ana tanrıca ma’nın tapınağıydı
 Amasya bugün çarpıcı konumuyla hala geleneksel başkent olarak görkeminin ve büyüklüğünün bir kısmını korumaktadır. Kent irisin(Yeşilırmak) her iki yakasının nehrin dağlar arasında derin bir boğazda geçtiği yerdedir. Sol yakada kentin üstünde bir orta çağ kalesinin taşlandığı 300 m yüksekliğinde tek başına gibi duran bir kayalık vardır. Bu kayalığın altında bir çıkıntı yapan bir omuzun üzerinde pontos krallık sarayı ile kayalara ve zor çıkılan sekilere oyulmuş merdivenlerle varılabilen mithridates’in ataların mezarları vardı. Bunlar kayaların yüze Derinleşmesiyle oyularak soyutlaşmış mağara odalarıdır. Dağın iki yanı pers krallığının tacı gibi yukarıdan aşağı doğru mazgallı surlarla sarılmıştır.  Bunlarda iki ucundaki tahkim edilmiş kapı kalıntılarına doğru ve nehrin üzerindeki köprülere doğru inmektedir. Bugün demiryolu buradaki tünellerden gerçek kente girip çıkar. Amasya’nın yarı kagir beyaz boyalı evleri, uzun Lambardi kavaklarına karşı uyum içinde İris’in yeşilimsi sularına yansımaktadır. Irmağın sağ yakasında, kentin ortaçağ gönencinden kalma mimarlık eserleri çevresinde kümelenen bu evler arkadaki dağa tırmanır. Evlerin bittiği yere ünlü meyve bahçeleri başlar; yukarı kaleden bakıldığında, vadiye yapraktan kalın yeşil bir halı serilmiş gibi görünür. Burada, ağaçların meyve yüklü dalların altında gölgeli ve nemli bir dünya vardır. Kağnılar tekerlek izlerinin bıraktığı çukurlarla kaplı yollardan döne döne gelip elma hasatını pazara getirir.; ağaç dingillerinden çıkan gıcırtılar aşağıdaki nehirden arıklarla su çeken yüksek dolapların gıcırtılı seslerine karışır. Küçük Asya’da Amasya’dan daha çok resmi yapılmaya değer pek az kent vardır. Bununla birlikte bu kent yakınlarında yaşanmış türlü türlü tuhaf felaketlerin izlerini taşır. 1913 yılında yangında evlerinin üçte biri yok oldu. 1939 yılındaki büyük depremde revakı ile minarelerinin tepesini yitiren, II Sultan Beyazıt’ın yaptırmış olduğu güzel caminin onarımı 1952 yılında Yeşilırmak’ın birden taşmasıyla kesintiye uğradı. Bu taşkında aşağı kentin tümü bir metreye yakın derinlikte su altında kaldı.
Komana’nın yıkıntılarıda Yeşilırmak’ın her iki yakasında, Tokat’ın dokuz-on kilometre kuzey doğusunda Gümenek Köyü yakınındadır. Yol burada taş ayakları olan ahşap köprüden geçer. Günümüz gezginlerinden birinin belirttiği gibi, “ köprüyü kuranlar yeri bir levhayla belli etmek, kutsal kenti unutulup gitmekten kurtarmak istercesine en yakın kemere kentin adını yaşayan iki yazıt konmuştur” ünlü tapınak, ırmağı yukarıdan gören ancak şimdi geniş bir yıkıntı alanından başka bir şey bulunmayan alçak bir tepenin üzerindeydi. Tapınağı destekleyen grimsi mermerden yapılmış kocaman sütunlardan geriye kalan sekiz tanesi Tokat’a götürülüp ulu caminin baştabanının desteklemede kullanılmış
Pontos krallığının Roma’ya karşı direnişin destansı öyküsü Küçük Asya tarihinde görülmüş en sıra dışı, en göz alıcı kişiliklerinden biri öne çıkarır. M.Ö. 110 tarihinde çok genç yaşta Pontos kralı olduğunda, Mithridates Eupator’un kişiliğinde birbiriyle çelişen bir çok garip özellik toplanmıştı. Boyu da gücü de normalin üstündeydi. Tümüyle vicdansız ve acımasızdı. Hırs ona yılmaz bir azim vermişti. Sonuç olarak Mithridates çoğunlukla olağandışı denecek ölçüde zeki bir barbar olarak düşünülmüştür. Gene de, Magie’nin belirttiği gibi bu görüş;
“…acımazlık ve zulüm Helen özellikleri olmadığı, başkalarının yaşamına ve haklarına hiç aldırmamanın Barbar ulusları  yöneten tiranlara özgü olduğu inancına dayanıyordu. Mithridates’in zevkleri öğrenim görmüş Yunanlının zevkleriydi: müziği sanat yapıtlarını severdi, güçlü hatipti, Helenlerin dinsel tapınmalarını incelemişti, edebiyatta ve felsefeye ilgisi ozanların, bilim adamlarını sarayına çağırmasının nedeniydi.”
Yönetimin ilk on yılı bilinçli ve sitemli olarak Pontos krallığını genişletmek, ekonomik ve askeri güç kurmakla geçti. Doğuya doğru Karadeniz kıyısındaki denetimini Trabzon’dan öte Kafkaslara değin uzattı, hatta şimdi kırım dediğimiz yerde çok yararlı bir denizaşırı koloni kurdu. Batıda Bithynia kralı Nikomedes’le anlaşarak Paphlagonia’yı paylaşıp, kıyıda kendi tarafında kalan kısmı ülkesine kattı. İçerilerde, güneye doğru, o sıralar orta Avrupa’daki bir ayaklanmayla uğraşan Romalılara karşı yapmayı kafasını koyduğu sefer için, ülkenin durumunu kolaçan etmek üzere kılık değiştirip Asya illerini bir güzel dolaşmış. Küçük Asya Yunan halklarında Roma yönetimine karşı gitgide artan hoşnutsuzluğu fark etmesi ve Romalı istilacılara karşı Helenizmin savunuculuğunu üstlenmesi, belki de bu yolla olmuştu.
 M.Ö. 100 yılından başlayarak Mithridates Küçük Asya’nın artık en güçlü kralı olmuştu ancak bunu izleyen on yıl boyunca kafasına koyduğu büyük amaca uygun, büyük bir ordu kurmakla uğraştı. Romalılara karşı izlediği yüz yüze siyaset ise, bir ileri bir geri taktiğiydi. Bu dönem boyunca Roma’yla çekişmesinin ana nedeni, Kappadokia krallığıydı. Mithridates sürekli olarak bu ülkenin Roma yanlısı olan yöneticisini kovuyordu, yerine kendi koruduğu adamı getiriyordu. Lucius Cornelius Sula komutasındaki bir ordu ilk kez Roma yetkesinin simgesi olarak ortaya çıkıp meşru kralı resmen tahta geçirdiğinde bile, Mithridates, Romalı komutan sırtını döner dönmez aynı şeyi yaptı.
Artık savaş kaçınılmaz olmuştu ama yıl M.Ö. 89’a gelip çatmıştı ve Sula siyaset alanındaki düşmanlarıyla karşılaşmak üzere Roma’ya dönmüştü. Roma orduları, ülkenin birbirinden çok uzak üç bölgesinde görevli, pek deneyimli olmayan generallerin buyruğu verilmişti. O sırada süvarilere ve tekerlekleri bıçaklı savaş arabalarına ek olarak, iki yüz elli bin piyadeyi seferber ettiği söylenen Mithridates, seferden çok zafer alayı havasında güneye doğru yola koyuldu. Yılın sonunda Ephesos’a yerleşip Asya illerini ele geçirmişti. Daha sonra kısa süreli seferlerle Trakya’yı, Makedonya’yı ve hemen hemen Yunanistan’ın tümünü bir anda ele geçirildiği yerlere ekledi. Midilli adasnı da ele geçirdi, yalnız Rodos’u almayı başaramadı; çünkü gemiye yüklenen kule ve takma köprüden oluşan kuşatma makinesi, kendi ağırlığına dayanamayarak yıkılınca, saldıran vazgeçilmesi gerekti.
Eşsiz bir zafer kazanmış olan Mithridates, buna en az düşmanlar kadar şaşırmıştı. O sırada öyle bir davranışta bulundu ki, bütün Akdeniz dünyasını hayrete düşürdü. Gördüğümüz gibi, kırk yıllık emperyalist sömürü düzeni, Asya Eyaletine, İtalya’dan şimdi sayıları yüz bini bulan memur, işadamı ve küçüklü büyüklü tecimen ordusunu getirmişti. Mithridates bu kişilerin aileleri ve hizmetçileriyle birlikte toptan yok edilmesini emretti. Buyruğu öylesine eksiksiz yerine getirildi ki, söylendiğine göre, bu yalnız Romalılar çekmeyecekti. Eyalette yaşayan Yunanlılar çok geçmeden özgürlüklerini sözüm ona kendini amaç etmiş bu kişinin bu şekilde topluca öldürüldüğü istilacılardan daha az baskıcı olmadığını kendilerinde bu yen, tiranın buyruğuna girdiklerini despot olarak kendini göstermişti.
Bu sırada Romalılar, ülkeleri İtalya’da kendi aralarında gönülsüz, bölünmüşlerdi. Olay, Cumhuriyet tarihi boyunca hiçbir zaman tümüyle ortadan kalkmamış olan sınır mücadelesiydi. Halk, ilk kez, çok sevilen büyük önderi Marius’un yönetiminde soyluları temsil eden Senato ile kavgadaydı. Ne var ki, çok yakın zamanda Asya eyaletinde meydana gelen gelişmeler de uzun süre göz ardı edilemezdi  Senato Sula^ya Yunanistan’la Küçük Asya’nın geri alınması görevini verdi. Ancak Sulla ordusuyla birlikte kentten ayrılmıştı ki, halk yeniden Marius’un önderliğinde ayaklandı ve yeniden yönetimi ele aldı; Sulla’nın askeri görevine resmen son verilmiş, ona karşı halk ordusu kurulmuştur.
Bundan sonraki olayların benzeri başka bir tarihi ortamda bulmak güçtür ve bu olaylar Romalı komutanların gittikçe artan bağımsızlıkların göstermesi bakımından önemlidir. Yurtta merkezi hükümetin işlevi ve yetkisi iç savaş yüzünden kaosa sürüklenmiş, gücü tükenmişken, cephede birbirinden tamamen bağımsız hareket eden iki rakip ordu, yine de beraberce siyasal ve askeri zafere erişebildi. Bu tam bir zaferdi ve elde edilişindeki hızdan daha şaşırtıcı değildi.
Sulla’yı karşı gönderilen komutan öldürülmüş, yerine Fimbria adında bir serüvenci geçmişti. Bu adam önceki komutana verilen görevi göz ardı edip Mithridates’e karşı gücünü denemek üzere iki tümenle İstanbul Bopazını gçeti. Bu sırada Yunanistan’ı çok zorlanmadan geri almış olan Sulla, Trakya’da kalıp olayların gelinmesini beklerken Ege’nin kuzeyindeki devletleri yatıştırmakla uğraştı. Fimbria, stratejik hesaplarından çok talihli yaver gittiği için kralın Lesbos adasına kaçmamasına engel olamadığı gibi, kısa bir süre sonra kendisiyle değil rakibi Sulla’yla barış görüşmesi yapması zoruna gitti. Bu durumda Mithridates’e teslim koşullarını dikte eden sula olmuştu. M.Ö.85’te Dardanos’ta, Fimbria’nın önceki seferi sırasında gereksiz yere yağmaladığı Truva yakınındaki kentte, kral ile Sulla bir araya geldiler. Varılan anlaşmada Mithridates, donanmasını ve ele geçirdiği yerlerin tümünü teslim ediyor, yalnız başta kendisinin olan kuzeydeki küçük alanı ellinde tutuyordu. Sulla bundan sonra özellikle Fimbria’yı ortadan kaldırmak için ilerledi. Önderlerinin beceriksizliğiyle bağlılıkları büyük ölçüde sınamış olan iki tümen kolayca komutan değişkenliğine razı edildi; askerlerinin terk etmesi de Fimbria’yı intihara sürükledi. Sulla, birleşik Roma ordularının başında güneye yürüdü ve Mithridates’le birlikte aldığı kararın uygulanmasında başladı. Onu M.Ö. 83 yılında siyasi düşmanlarıyla hesaplaşma hazırlığı içinde, İtalya’ya ayak basarken görürüz.
 Mithridates’e karşı kazanılan zaferin köklü bir zafer olmadığı belliydi: yılan yaralanmış ama başı ezilmemiştir. Ama yinede Küçük Asya’daki ilk ve son ulusal hareketti bu. Þimdi ülkenin hiç olmazsa batı kesimi Romalı mültezimlerin gaspıyla sorumluluk duygusu olmayan yerli kralın zulmü arasında pek bir fark olmadığı anlaşılmıştı. Bununla birlikte roma yönetiminin yeniden kurulmasının üzerinden geçen 12 yılda yunan kentleri toplumsal yıkımın ve ekonomik iflasın eşiğine geldiler.
Mithridates’e boyun eğdiler onunla iş birliği yaptılar diye cezalandırıldılar; yönetilmek için değil sömürülmek için gidenin gelenin arttığı vicdansız valilerin eline bırakıldılar. Bunlar arasında bir muerra’nın, verres’in, dolabella’nın adını anmak yeter. Murana şimdi resmen dost devlet sayılan pontos’a akınlar düzenleyerek kendi yönetiminin yetkesine hafife aldı; Verres’in sanat yapıtları toplamak gibi bir münasebetsiz tutkusu vardı ve tapınakların yüzyıllardan bu yana yerleşmiş haklarını hakir görüyordu. Dolabella sonunda sahtekârlık ve gasptan Roma’da mahkemeye çıkarılmıştı. Eyaletteki işleri denetlemek üzere M.Ö. 71 yılında Sulla’nın eski vekili Lucius  Lİcinius Lucullus atıncaya değin ortada hiçbir kurtuluş belirtisi yoktu.
Tümüyle iflas etmiş olan ülkeyi yılgınlıktan kurtarmak için kesin önlemler almanın gerektiğini fark eden Lucullus, bir dizi uzun vadeli ekonomik reformlar yaptı: Tefecilerin aldıkları faiz oranlarını ve bileşik faizleri kesin olarak önledi. Bu önlemleri uygulamakla halkın sonsuz minnetini kazandı. Böylece görev süresince büyük borç yükü, başa çıkılabilir boyuta inmişti. Ülkesinde ise, mültezimler ve onlara bağımlı olan pay sahipleri arasında yarattığı öfke fırtınası onun Asya’daki makamının güvenliğini sarstı.
Bu görece atanmadan önce de Lucullus, Küçük Asya’da iki yıldan çokalmış, bu arada çok daha çetin bir görevin üstesinden gelmişti. Bu da yorumlamak bil

Yorum

Henz yorum yazlmam.

Yorum yaz

Yorum gndermek iin ltfen ye girii yapn.

Oylama

Sadece üyeler oylayabilir.

Oy verebilmek için lütfen üye girişi yapın.

Henüz bir oylama yapılmamış.

YENİFORUM SON KONULAR

Sayfa oluşturulma süresi: 0.03 saniye
12,929,975 Tekil Ziyaretçi